--°C --
Son Dakika
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Kurumsal İletişim
Ne Giydiğin Değil, Ne Dediğin…

O gün yine her zamanki gibi, son dakika koşa koşa yetiştim konuşmacı olduğum yere. İnanın bu her yere zamanında ve hatta 10 dakika öncesinden varan insanlar var ya, onlara cidden hayranım. Bir arkadaşım bahsetmişti; akşam saat 7’de akşam yemeğine bir aile dostlarını davet etmişler. Gelen misafirler 6.55’te evin önünde arabanın içinde saatin 7 olmasını bekliyormuş. “Yok artık!” dediğinizi duyar gibiyim; en azından ben öyle dedim de. Sizi de bu yüzden kendim gibi sandığım için, siz de muhakkak “yok artık” demişsinizdir diye düşündüm. Hani hikâye bu ya; iki gözü görmeyen arkadaş beraber top köfte yiyorlarmış da, biri öbürüne demiş:

Neden ikişer ikişer yiyorsun?

Öbür arkadaş şaşırmış:

Ne alakası var birader, hiç de ikişer ikişer yemiyorum ki…

Diğeri ne mi demiş?:

Şeyyy! Ben ikişer ikişer yiyorum da, seni de kendim gibi zannettim!

Yani velhasıl kelam, karşımızdakini kendimiz gibi bir hinlik yapar diye düşündüğümüz anlar var ya… İyi güzel de, bazen yanlış anlamış olabileceğimiz ihtimalini hep cepte tutmakta fayda var
herhalde…

Ha bu arada, vaktinde varmaktan kastım, deli deli acele etmek değil, ben gibi. Genelde son dakikada, iki ayağım bir pabuca misali, “Koş babam koş Demet!” modunda bir yerlere
koştururum. Koşmak deyince laf lafı açtı da, eğer Hoşdere’de çöp arabasının arkasından terlikle koşan birini görürseniz, işte o muhtemelen benimdir; memleketten gelen Allah ne verdiyse
nevaleleri, çöplerimizi temizleyen abilerimize vermek için…

Koşa koşa yetişmek dedim ama maalesef acele edince her zaman varılmıyor gidilecek yere. Neden mi? Geçen gün trafikte bir sağımda bir solumda deli dana gibi nereye gideceğini tam
kestiremediğim bir sürücüyü görünce, “Az sağa çekip yol vereyim bari bu muhtereme” dedim. Dedim demesine ama herkes benim gibi düşünmüyor sanırım. Az ileride hepimizin arabaları
aynı kırmızı ışıkta durunca, bu muhteremin arkasındaki araçtan biri, beyzbol sopasını kapıp fırladı dışarı… Sonra olanları, 60 derecelik açıyla arabanın camına inen sopayı burada yazmama
gerek yok sanırım.

Peki ben ne mi düşündüm o an? “Yahu” dedim, “trafikte tabakaneye pok yetiştirmeye çalışır gibi delirmesine araç süren muhteremle aynı kırmızı ışıkta bekliyoruz ya şimdi… Hayret doğrusu!” Hayat trafiğinde de ne kadar manevra, ne kadar uyanıklık yaptığımı düşünürsem düşüneyim, bir kırmızı ışık yetiyor zınk diye durdurmaya bizi. Herkesin ateş topuna dönmeye hazır olduğu
günümüzde, bir önceki sırada duran araba olacağım diye, beyzbol sopasını yeme ihtimaline değmez sanırım.

Efendim lafı yine döndürüp dolaştırdık ama gelelim o günkü konuşma sırasına. Konferanstaki yetkili benim son konuşmacı olduğumu söyledi. Aslında bu bir bakıma çok iyi; en azından
benden önceki iki konuşmacıyı dinlemek ve dinleyicilerin genel profilini anlamak açısından kendi konuşmam için zaman kazanmak gibi de görülebilir, hele ki benim gibi son dakika nefes
nefese gelen birine, biçilmiş kaftan, bu son konuşmacı olmak..

Konuşma sırası bana geldiğinde elimde yazmış olduğum bir metin vardı. Var olmasına vardı ama her zaman bu yazılı metni bir ana taslak olarak düşünüp doğaçlama konuşmanın , hatta bazen çok sert konuları hafif espriyle yumuşatmanın, en samimi yol olduğunu düşünmüşümdür çoğu kez. Fakat elbette bu her zaman çok da doğru olmayabilir… Bir kere şurası kesin ki, her zaman cebimde “ihtimal bu ya!” esnekliğini tutmalıyım.

İşte o günkü konuşmaya çıktığım yerde de, bana çok tuhaf bakan dinleyicilere bakılırsa, “ihtimal bu ya, sanki bir şeyler yanlıştı bende.” Ama ben bir türlü anlayamadım. Bir ara çaktırmadan
gömleğimin düğmeleri açık kalmış olabilir mi?, etek ucum botuma takılmış da açılmış olabilir mi? diye şöyle bir göz ucuyla baktım kendime. Ama bir gariplik göremedim kıyafetimde…

İyi ama karşımdaki dinleyiciler neden bana zombiymişim gibi bakıyor acaba? O an saniyeler içinde bir tereddüdün romanını yazabilirim neredeyse. Hani canlı yayın kazaları deniyor ya,
ekranlarda bazı dil sürçmelerine; işte ben de sanırım tam da bir canlı yayın kazası ya da kamera şakası ile karşı karşıyayım diye düşündüm şaşkın bakışları görünce.

Aslında bazen işler istediğimiz gibi gitmeyince çok da takılmamak, “su misali akıp gitmek” lazım biraz herhalde… Elbette her güzel ya da kötü şeyin bir sonu olduğu gibi zaman da su gibi
akıp geçti o gün. Çok şükür teşekkür edip bitirdim konuşmayı.

Sonra kısa bir soru faslı başladı. Arka sıralardan bir kadın, çok da emin değilim ama o bütün tuhaf bakışların nedeni olabilecek o merak edilen soruyu sordu sanırım:

Eşarbınızı yurt dışına gelince mi açtınız?

Tam nezaketli bir üslupla bir şeyler söyleyecekken herkes oturduğu masadaki broşürleri havaya kaldırıp sallamaya başladı. Konferansı organize eden hanımefendi, yanıma gelip internetten
bulup broşüre koydukları fotoğrafımı gösterdi. Ben mi ne yaptım?

Dinleyicilere, o fotoğraftaki güzel hanımefendiyle adımızın soyadımızın aynı olduğunu ama eğer ülkemden binlerce kilometre uzaktayken bugün bu broşürde onun resmi benim yerime
basıldıysa, burada ünlü olanın O olduğunu söyledim ve ekledim:

Evet lütfen şimdi benim yerime kocaman alkışlayabilir miyiz onu?” diyerek alkışlamaya başladım. Bütün salon alkışladı uzun süre. Kimi mi alkışladılar? Bana kalırsa bu güzeller
güzeli adaşımı; ama organizasyonu tertip eden kadına göre, benim hemcinsime duyduğum saygıyı…

Bir son söz yazsam ne mi yazmak isterim? Anneciğim her zaman bir kavga sırasında babacığıma bağırırdı: “Kadirrrrr yeterrrr! Lütfen deyip durma artık!, lütfen lütfen lütfen… Git Lütfü’yle evlen!” Çünkü babacığımın üslubu buydu; pimini çeksen çok fena elinde patlayacak konulara bile hep “lütfen” ile başlamak…

Ve galiba odak noktası da tam da burada:

Ne giydiğin değil, ne dediğin…

Ve en çok da nasıl dediğin.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yorumlar(6 Yorum)
Yorumları sırala
Bülent Bulut
Bülent Bulut 15 Feb 2026, 22:03

Bu güzel, samimi , naif hafta sonunda farkındalık yazısı için çok teşekkürler…

Bülent Bulut
Bülent Bulut 15 Feb 2026, 22:03

Bu güzel, samimi , naif hafta sonunda farkındalık yazısı için çok teşekkürler…

Emel
Emel 15 Feb 2026, 22:14

Yazınız, hayatın koşturmacası içinde çoğu zaman unuttuğumuz bir gerçeği çok zarif bir dille hatırlatıyor: Önemli olan sadece ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz… Yaşadığınız örnekler hem düşündürdü hem de gülümsetti. Özellikle finaldeki vurgu çok etkileyiciydi.

Yağız
Yağız 15 Feb 2026, 22:17

Babanızın ‘lütfen’li üslubu ve yazının sonundaki vurgu kalbime dokundu. Keşke herkes söylediklerinden önce söyleyişine dikkat etse… Böyle yazılara çok ihtiyacımız var.

Aina
Aina 20 Feb 2026, 19:42

Yazılarınız hep beni ters köşe yapıyor ve hiç aklıma gelmemiş bakış açıları kazandırıyor. Kelimeleri kullanışınızda ayrı güzel. Hep Japonyadan yazılarınızı seve seve okuyorum

Aina
Aina 20 Feb 2026, 19:42

Yazılarınız hep beni ters köşe yapıyor ve hiç aklıma gelmemiş bakış açıları kazandırıyor. Kelimeleri kullanışınızda ayrı güzel. Hep Japonyadan yazılarınızı seve seve okuyorum

Anasayfa Kategoriler
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !