Gökçeada'da Cumhuriyet Coşkusu ve İş Bir...
Gökçeada'da Cumhuriyet Coşkusu ve İş Birliği!
00:14Randevizyon'dan Tırnak Salonlarına Özel
Randevizyon'dan Tırnak Salonlarına Özel
10:58Dadaşlar Diyarından Yalova'ya Cumhuriyet...
Dadaşlar Diyarından Yalova'ya Cumhuriyet Kadınları...
08:27Turizmde Tarihi Adım
Turizmde Tarihi Adım
ABD-İsrail-İran savaşının 10. gününde, Türkiye'nin neden en ağır bedeli ödemek zorunda kalacağı sorusu, sadece jeopolitik bir tartışma değil, aynı zamanda derin bir sosyal ve ekonomik adaletsizlik meselesidir. Bu kriz, Türkiye'nin kırılgan emekçi sınıflarını, yoksulları ve orta gelir grubunu en sert biçimde vuracak bir şok dalgası yaratmaktadır. Erdoğan hükümetinin "diplomasi ve diyalog" çağrıları, uluslararası arenada doğru bir duruş olsa da, içerdeki yapısal kırılganlıkları gidermeden yetersiz kalmaktadır.
Savaşın en kritik unsuru, Hürmüz Boğazı'nın fiili veya kısmi kapanmasıdır. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık %20'si bu boğazdan geçer. Boğazın kapanması veya ciddi aksaması durumunda petrol fiyatları hızla 100 dolar/varil seviyesini aşmakta; bazı senaryolarda 120-150 dolara, hatta daha kötüsü 200 dolara yaklaşabilmektedir. Türkiye, net enerji ithalatçısı bir ülkedir; petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artış, cari açığı yaklaşık 2,5-3 milyar dolar büyütürken enflasyonu 1 puan civarında yukarı iter. Petrol 100 doları aştığında bu etki katlanarak cari açığı 9 milyar dolar, enflasyonu ise 3-3,5 puan artırabilir. Bu, zaten yüksek enflasyon ve döviz kuru baskısı altında ezilen Türkiye ekonomisi için yıkıcıdır.
Enerji krizinin zincirleme etkileri emekçi kesimleri doğrudan hedef alır:
Bu tablo, sosyal demokrat bakış açısıyla değerlendirildiğinde, zengin-fakir uçurumunu daha da açan bir süreçtir. Zenginler enerji maliyetlerini fiyatlara yansıtarak veya servetlerini koruyarak baş ederken, sabit gelirli emekçiler, asgari ücretliler ve küçük esnaf faturayı öder. Türkiye'nin mevcut ekonomik modeli zaten dışa bağımlı ve kırılgandır; savaş gibi dış şoklar bu kırılganlığı katmerler.
Bir diğer büyük tehdit, İran'dan olası mülteci dalgasıdır. Savaşın uzaması halinde milyonlarca İranlı Türkiye sınırına yönelir. Türkiye halihazırda Suriye'den gelen 2,3 milyondan fazla mülteciyi barındırmakta ve bu yük sosyal hizmetler, eğitim, sağlık ve işgücü piyasasını zorlamaktadır. Yeni bir dalga, doğu illerinde toplumsal gerilimi artırır, kaynak dağılımını bozar ve ırkçı-popülist söylemleri körükler. Sosyal demokratlar için mülteci meselesi insani bir sorumluluktur; ancak hükümetin yıllardır mülteci politikasını şeffaf ve adil bir çerçeveye oturtmaması, krizi fırsata çevirmek yerine yönetememe riskini büyütür.
Bölgesel istikrarsızlık ise uzun vadeli bir felakettir. Savaşın yayılması, ticaret yollarını tıkar, turizmi vurur (özellikle İran pazarı çöker), sermaye çıkışını hızlandırır ve yabancı yatırımı kaçırır. Türkiye'nin jeopolitik konumu avantaj gibi görünse de, çatışmanın ortasında kalmak maliyetlidir.
Erdoğan'ın "diplomasi ve diyalog" çağrısı, 16'dan fazla liderle görüşme trafiği ve ateşkes vurgusu uluslararası arenada doğru bir adımdır. Ancak sosyal demokrat bir gözle bakıldığında bu yeterli değildir. Diplomasi dış politikada barışı korurken, içerde sosyal devlet mekanizmalarını güçlendirmeden halkı koruyamaz. Gerekli olanlar şunlardır:
Gelinen noktada, ABD-İsrail-İran savaşı 10. gününde Türkiye'ye "en büyük bedeli" ödetiyorsa, bu bedel öncelikle yoksul ve emekçi kesimlerin sırtına bindirilmektedir. Diplomasi tek başına yetmez; sosyal adalet, dayanışma ve eşitlikçi ekonomi politikaları olmadan bu kriz halkı daha da yoksullaştırır, toplumsal barışı zedeler. Sosyal demokratlar olarak talebimiz nettir: Barış için diplomasi, halk için sosyal koruma kalkanı!
04.04.2026 - 23:16
23.03.2026 - 23:37
14.03.2026 - 14:49
02.03.2026 - 15:44
20.02.2026 - 14:47
Yorum Yap
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.
Henüz yorum yok